• Mustafa Akbayır

Meşru düşman yaratma geleneği


Dönemin şartlarına tam anlamı ile vakıf olamamakla birlikte, Niyazi Berkes’in kaleme aldığı “Unutulan Yıllar” adlı eserini okuyorum. Yazarın aktardığı atmosferi günümüz üniversiteler yapısı ile bağdaştırmak da oldukça mümkün. Dil ve Tarih-Coğrafya fakültelerinin Atatürk dönemi geleneğinin bir uzantısı olduğuna dikkat çekilerek başlanan bu bölümde (s.399), halka açık bir biçimde verilecek olan konferansın saldırıya uğramasına ilişkin bir olay ele alınmakta. Kendilerine "ülkücü" adını veren gençler tarafından, Milliyetçi değerlere karşı olduğu iddiası ile Prof. Pertev Boratav’ın konferansı henüz başlamadan engellenmiş, bu girişim basında da haklı bir çaba olarak gösterilmiş. Yazarın da dikkat çektiği üzere, henüz ne konuşulacağı dahi bilinmeyen bir konferansın, Milliyetçi değerlere aykırı bulunarak öğrenciler (!) tarafından basılabilmesi nasıl mümkün olabilirdi?


Doğrusu bu olay, üniversite yıllarımda öğrenci arkadaşlarımızla birlikte gerçekleştirdiğimiz tartışma forumlarının, üniversite yönetimi tarafından engellenmesi sürecini aklıma getiriyor. Mersin Üniversitesi Gazetecilik Bölümü'nü kazandığım 2010 yılından itibaren fakülte içerisinde aktif görevlerde yer almış ve 2012 yılından itibaren de bölümde kısmı zamanlı öğrenci olarak çalışmıştım. Fakültede yer aldığım üretim faaliyetlerinin yanı sıra akademik etkinliklerde de kendimi ispat ederek idari ve akademik personel ile aramda “kopmaz” olduğunu düşündüğüm bağlar inşa etmiştim. Fakat her şey 2014 yılında tartışma forumlarını organize ederek, fakültenin amfisinde, fakülte öğrencileri ile bir araya gelmemizle değişti. Amacımız fotoğraf gezileri düzenlemek, etkinlikler organize etmek, sergiler açmak ve fakültenin etkinliklerinin yer aldığı, öğrenci taleplerinin ifade edildiği bölüm fanzini çıkarabilmek adına “tartışabilmek” idi. Fakat üniversite yönetimi, fakültenin eksi birinci katında yer alan bu girişimi nereden haber aldı bilinmez, girişimimizi tehlikeli görerek engellemeyi tercih etti. Fakülte yönetiminden alabildiğim tek bilgi ise: “Seni biliyoruz, sen iyi niyetlisin ama oraya gelen diğer çapulculara belli olmaz. Boş ver gitsin, uğraşmaya değmez.” oldu.


Üniversitelerin, evrensel bilgiye ulaşmak adına özgür alanlar inşa etme fikrinden doğduğu gerçeği, henüz lisans eğitimime başladığım ilk yılımda bölüm başkanımız tarafından belletilmişti. “Sizler, gazeteci olacaksınız. Kamuyu bilgilendirecek, kamuoyunu inşa edeceksiniz. Buralar da sizin eleştirel aklınızı geliştirmek için, evrensel bilgiye ulaşmak adına inşa edilmiş özgür bir dünya.” der idi. Hayran olmamak elde değil… Fakat şimdilerde geriye dönüp bakıyorum da, baskı politikalarının en rahat uygulanabildiği yerler de ne yazık ki bu evrensel bilginin hapsedildiği beton bloklar.


Mersin’in Çay-Çilek Mahallesi adı verilen, sosyo ekonomik açıdan oldukça zorlayıcı koşullarda yaşamaya mecbur bırakılan, yoğunlukla doğu kökenli bu insanların evlatları ile çektirdiğimiz o değerli fotoğraf karesini de yukarıya bırakıyorum. Evet, bu fotoğraf karesinde yer alan gazeteciler ile birlikte, oradaki koşulları yerinde inceleme, çocuklarla bir olup eğlenme, onların eğlencelerini fotoğraf karelerine yansıtma şansını yakaladık. En önemlisi ise üniversite yönetimi tarafından engellenmeye çalışılan, sakıncalı olarak nitelendirilen bu tartışma forumunun neticesi olarak bu sergiyi orada, yerinde açabildik; fotoğraflarını o çocuklara hediye edebildik. Fakat şimdilerde ise zafer işareti yapan o çocukların masumlukları ideoloji havuzlarında boğuldu. Adalete olan inançları ile değerlerine, insanlıklarına sahip çıkmak isteyen öğrenciler ötekileştirildi. Belki de en önemlisi ise ülkü’nün ne olduğu unutuldu. İçi boşaltıldı ve insanlık kisvesinden uzaklaştırıldı. Üniversitelerde kaynatılan cadı kazanları içerisine masum çocuklar atıldı, kadrolaşmalar arttırıldı, haksız atamalar, görevden almalar, soruşturmalar, kovuşturmalar ve caydırmalar…


Geriye dönüp bakıyorum da, öğrencilikten hocalığa, hemen hemen hiçbir şey değişmemiş. Haber ajansını ellerimin arasından zorla koparıp alan yönetime karşı takındığım tavır ve üslup, geçmişi yaşanılır kılmaya devam ediyor. Düşünüyorum da kendi evlatlarını, bir fotoğraf karesine bakarak terörist ilan edebilen zihinler, nasıl oluyor da o koltuklarda oturabiliyor ve halen de oturmaya devam edebiliyor. Şimdinin meşru düşmanı ben ve benim gibiler olmalı; peki ama yarının, geleceğin, hamilerini kaybedecek olan o zavallı yöneticilerin meşrulukları, düşmanlıkları?


42 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör